Nizamettin Korucu Kimdir ( Hayat Hikayem'den Kesitler )

BU DA BENİM HİKAYEM

Bölüm: 1

1962 Yılının sıcak bir Temmuz günü Erzurum'un Merkez Çırçır  mahallesinde toprak damlı, geniş pencereli, bahçeli bir evde dünyaya gelmişim. Toprak zeminli dar sokakların bol olduğu mahallemizde o yılların oyunlarıyla şen ve hoş bir çocukluk yaşadım. İlkokulu evimize yüz metre uzaklıkta olan Kazım Karabekir ilk oklunda okudum. Acı ve tatlı nice hatıralarla yoğrulmuş beş yılımda iki hanımefendi öğretmenim oldu. Vasatın üstünde bir başarı sergileyen bir öğrenciydim ki; ikinci sınıfta öğfretmenim olan Güner Hanım, anneme "- Harika bir çocuk, onu çok seviyorum " diyerek benden övgüyle bahsetmiş, annem de gururla bana bu anları anlatmıştı.

Ortaokula Atatürk ortaokulunda başladım. 1974 senesiydi. Kıbrıs barış harekatı yazın olmuş, ben güzün okula başlamıştım. Ortaokul birinci sınıfta iken öğrencilerde terekli şapka mecburiyeti yeni kalkmıştı. Doğrusu önceleri bu şapkayı takmayı, kumaş pantolon ve ceket giymeyi çok istemiştim. Ortaokul senelerim de aynı başarı ile geçti. Bundan kendimi övme cümlesi çıkarmayın sakın. Okul müdürümüz ilk önce Şahset Bey, daha sonra İhsan Bey olmuştu. Ahlak dersimize de gelen İhsan Hoca; bir gün sınıfta sorduğu bütün sorulara tek cevap veren kişi ben olunca, övgü dolu sözler söylemiş, utancımdan kıpkırmızı kesilmiştim. Bu durum sınıfta ençok ta kızları kıskandırmış olacaktı ki; teneffüs te bana bayağı laf saymışlardı.

Liseye aynı okulun lise kısmında başladım. Okulun açılışının ilk günü Müdür Beyin; anlam dolu, nutkundan çok etkilenmiştim. Lakin bahçeden sıra sıra. sınıf sınıf içeri alındığımız sırada, bir üst sınıfta, daha öncede hocada ( medresede beraber okuduğum bir öğrenci; " Bak hele çoluk çocuk bile liseli oluyor " diye bana lafla sataşmıştı. Bu söze çok içerlemiştim. Büyük abimin evlenme yılına denk gelen lise birinci sınıfım pek adapte olamadığım bir dönemim olmuştu. İlk gençlik çağına da adım atma zamanı olan bu yılda okuldan kaytarmaya başlamıştım. Bu arada kendime bir avukat yanında iş bile bulmuştum. Babamın ve annemin bu durumdan haberi yoktu. 1977 - 1981 yılları arasında Erzurum eski milletvekilerinden Av. Tahsin TELLİ'nin avukatlık bürosunda yazıcı olarak çalışma serüvenim de böylece başlamış oldu. Avukat Bey benim okulu bırakmama gönlü razı olmamış, ailemle de konuşarak beni bir sonraki sene ticaret lisesine kaydettirmişti. " Okulu bİtirir, askere gider gelir, onu Adliyede katip yaparız " demişti. Böylece Ticaret lisesi öğrencisi olmuştum. Matematik, Fizik hariç bütün derslerde çok başarılı bir talebe idim. Bu hal bu iki dersin öğretmeninde bana karşı daha iyi davranmalarına sebep olmuştu. 1980 öncesiydi. Sağ, sol davası vardı ve ortalık çok karışıktı Bu sebeple annem yüksek öğrenim görmeme pek taraftar olmuyordu. 

Annem " - Askerliğini yapsın gelsin, bir yere memur olarak yerleşir " diyordu. Derken 1982 mart ayının onuncu günü Erzurum şehirlerarası otobüs terminalinde vatani görevimi yapmak için askerlik yolculuğum başlamış oluyordu.

Vatani görevim için Erzurum askerlik şubesinden sülüsümü 10 Mart 1982 tarihinde aldım. 15 Mart 1982 tarihinde ilk uzun kara yolculuğuna askerlik vesilesi ile çıkıyordum. Beni uğurlamaya rahmetli annem komşumuz rahmetli İlhame abla ve okul arkadaşlarım Muhittin ile Abdurrahman gelmişlerdi. Otobüse bindim. Cam kenarındaki yerime oturdum. Yanımda askere giden yakınına refakat eden yaşımın neredeyse iki katı bir bey oturmuştu. Hiç konuşmuyordu. İçim kıpır kıpır heyecan doluydum. Lakin iki laf edemiyorduk. Otobüsün olanca yolcusu askere giden gençlerdi. Neşe içinde türküler şarkılar söylüyor, şakalaşıyor eğleniyorlardı. Derken akşam olmuş, hava kararmıştı. Otobüsün içi loştu. Camlar buz tutmaya başlamıştı ve benim bir kaç gündür süren öksürüğüm iyice rahatsız edicibir hal almıştı. Üşüyordum. 

                                                               Bölüm : 2 - İstanbul 

Uzun yolculuk, yanımda oturan yüzü asık sessiz kişi yüzünden iyice uzun geçmişti. Tam 17 ay 22 gün sürecek olan sıladan ayrılığın ilk günü oldukça buruk geçiyordu. Otobüsün Ankara garındaki molada askerler halay çekiyorlardı. Onları seyretmek içimdeki sıkıntıyı bir garip hüzne dönüştürüyordu. Sabah olunca mevsimin değiştiğini kışın yerini ılık bir havaya bıraktığını ilk olarak buzları çözülen camdan anladım. Camdan süzülen sularla sağ kolum su içinde kalmıştı. Otobüs İzmit’e vardığında yeni yolcular almıştı. Farklı coğrafyalardan insanları dışarıda ilk kez görüyordum. Dikkatlice hallerini inceliyordum. Bir asteğmen ile sarışın bir genç kız ön koltuklarda yerlerini almışlardı. O devirlerde mektup arkadaşlıkları revaçta idi. Benimde İzmit’te mektuplaştığım bir kız arkadaşım vardı. Birbirimizi ancak siyah beyaz fotoğrafımızdan görmüştük, bir kez dahi telefonla konuşma imkânımız olmamıştı. O dönemlerde cep telefonu yoktu. Sabit telefonlarda çok az evde vardı. PTT’nin madeni jetonlu kontörlü telefon kulübeleri vardı. Dolayısıyla liseli iki genç mektup arkadaşı olarak birbirimize telefon sormak bile aklımızın ucundan geçmemişti. Sarışın genç hanımı siyah beyaz fotoğraftaki hayalimle karşılaştırmıştım. Acaba o mu? Diye heyecanla yüreğim çırpınırken, ümitsizliğin daha galip geldiği ruh halini yaşıyordum. Bir iki kez o da geriye dönüp bakmıştı. Bana mı yoksa gayri ihtiyari bir bakış mıydı hiçbir zaman anlayamadım. Ve mektup arkadaşlığımın zaten sonlandığı için hiçbir zaman bunun cevabını öğrenemedim.

Otobüs İstanbul’a yaklaştığında yol denize çok yakındı. Denizi canlı olarak hayatımda ilk kez görüyordum. Müthiş bir coşkuydu bu. Hafiflediğimi hissediyordum. Denizin seyri bittiğinde beni karşılayan devasa şehri görünce tek kelime ile korktum.  Dünyanın bu kadar büyük olması karşısında hem büyülenmiş, hem ürkmüştüm. Bizim yolun yanı sıra uzaklı yakınlı birçok yol ve bu yollar üzerinde seyreden her neviden yüzlerce araç görüyordum. Göz alabildiğine her yerde; yükselen evler, yayılan mahaller bir başka dünyaya geldiğim hissini veriyordu bana.

İstanbul Topkapı otobüs terminaline gelmiştik. Burası bambaşka bir âlemdi. Enva-ı çeşit kıyafetlerle, konuşma ağızlarıyla insanlar, telaşeler, koşturmacalar, yük taşımalar ve bütün bunların içinde ben neredeydim. Kafamda bütün düşünceler birbirine karışmıştı. Gördüklerim karşısında kendimi nereye ve nasıl koyacağımı bilemiyordum.

Büyüklerimiz tarafından birbiriyle yolculuk başında tanıştırılmış beş asker bindiğimiz minibüsle bir şehir okyanusu İstanbul’a açılmıştık.  İlk gittiğimiz yer Beyoğlu’ymuş Burada gecesiyle beraber tam bir günü geçirdik. Gündüzü karşılaştıklarım gecesiyle karışmış, normalde başını yastığa koyunca uyuyan beni yol yorgunluğuna rağmen doğru dürüst uyutmamıştı.  Beyoğlu’nda bir küçük kulübe dikkatimi çekmişti. Tabelasında “ Para Bozulur “ yazıyordu. İçinde bir genç adam bütün parası olanların parasını az bir eksiğine bozuyordu. Bizim oralarda iyiliğe yapılan bu hizmet burada bir insanın ekmek kapısıydı. Hem şaşırmış hem bu icada içten içe de hayran kalmıştım. Gece ucuzuna bulduğumuz otel mi han mı, ev mi, ne olduğuna hala bir anlam veremediğim bir yerde kalmıştık. Beş arkadaş beşimiz de koskoca bir odada yer yataklarında uyumaya çalışıyorduk. Odada bizden başka en az bir beş altı kişi daha vardı. Horlayan mı dersiniz, inleyen mi, ağlayan mı dersiniz. Sabaha kadar eksilmedi bu sesler.  İçeride müthiş ağır bir koku vardı. Ülkemin birçok farklı yöresinden gelen bu insanları kader; handan bozma bir otel odasında buluşturuyordu.  Kimi elbisesiyle yatmış, köşeli kasketini gözlerine siper etmişti. Odanın sarı ampulü gece boyunca hiç sönmemişti. Hayatımda ilk kez yorgansız bir gece geçirmiştim. Mevsim baharın ilk ayı marttı. Fakat burada insanlar üzerlerine sadece bir battaniye örtmüşlerdi. Sabahın ilk ışıklarıyla uyandık ve yeniden İstanbul sokaklarına açıldık. Hayalini bile kuramayacağım muhteşem bir şehirde yürüyordum. O anki duygularımın Neil amstrogun Ay’da yürümesinden duyduğu heyecandan farksız olduğunu düşünüyorum. Muntazam taş kaldırımlar desenlerle süslüydü. Etrafta yeşillikler ağaçlıklar vardı. En çokta otomobiller sıra sıra diziliydi yol kenarlarında. Bu kadar otomobili bir arada görmek dünya zenginliğinin insanı içine çekip alan büyüsüne kaptırıyordu. İstanbul güzel şehirdi velhasıl kelam. Biz genç delikanlılardık. Askerliğin vatanın diğer yerlerini görmeye vesile olan bu yanı hoş bir duyguydu. Daha “Ah anamın aşı tandırımın başı “ sözünü diyeceğimiz anları yaşamamıştık, hatta düşünmemiştik bile.  

                                                      ../..

 

 

 

Paylaş